Ders 6: Stuttgart/27 Agustos 1919 (Steiner Öğretmen Seminerleri)

Ders 6: Stuttgart/27 Agustos 1919

Şimdiye kadar, çocukları eğitmek için gerekli olduğu ölçüde, insanı ruh açısından kavramaya çalıştık. Ancak tam bir tabloya sahip olabilmek için, insanın ruhsal, tinsel (spiritüel) ve bedensel yönlerini birbirinden ayırmalı ve her birini kendi bakış açısından ele almalıyız. İlk olarak, yaşamın en yakınında yer aldığı için, ruhu ele almayı tamamlayacağız.

Zaten insanı anlamak için sempati ve antipatiyi temel kavramlar olarak kullanarak ruh üzerinde yoğunlaştığımızı fark etmiş olmalısınız. Ruhu ele aldıktan sonra doğrudan fiziksel bedene geçmek uygun olmaz; çünkü ruhsal bilimsel bakış açısından biliyoruz ki, fiziksel bedeni ancak ruh ve tin’in (spiritin) bir açığa çıkışı olarak ele alırsak anlayabiliriz. Bu nedenle, ruh hakkında oluşturduğumuz genel tabloya şimdi insanı tin (spirit) açısından ele almayı da ekleyeceğiz. Antropolojinin yaptığı gibi, yani insanın fiziksel dünyada nasıl göründüğü konusunu ancak daha sonra ele alacağız.

(2) İnsanı herhangi bir belirli bakış açısından uygun bir şekilde ele almak istediğinizde, her zaman insan ruhunun üç bölümüne geri dönmelisiniz—yani düşünmede ortaya çıkan bilişe, hissetmeye ve istemeye. Şimdiye kadar düşünme ya da bilişi, hissetmeyi ve istemeyi antipati ve sempati ile ilişkilendirdik. Şimdi ise istemeyi, hissetmeyi ve bilişi ruhsal (tinsel) bakış açısından ele almak istiyoruz.

(3) Ruhsal bakış açısından, isteme, hissetme ve düşünsel biliş arasında da bir fark bulursunuz. Şunu düşünün: Bilişsel olarak algıladığınızda, (burada kendimi imgesel bir biçimde ifade etmek istiyorum, çünkü bir imge anlamamıza yardımcı olacaktır) bir bakıma ışığın içinde yaşadığınızı hissetmelisiniz. Benliğinizin (I) bütünüyle bilişsel etkinliğin içine dalmış olduğunu fark eder ve deneyimlersiniz. Bir anlamda, biliş dediğiniz tüm etkinlik, benliğinizin yaptığı her şeyin içindedir. Aynı zamanda benliğinizin yaptığı şey de bilişsel etkinliğin içinde yer alır. Tamamen ışığın içindesinizdir ve bütünüyle bilinçli bir etkinlik içinde yaşarsınız.

Eğer bilişinizde tam bilinçli olmasaydınız, bu korkunç olurdu. Bir karar verirken benliğinizde bilinçdışı bir şeyin gerçekleştiğini ve bu sürecin sonucunun kararınız olduğunu hissettiğinizi düşünün! Örneğin, “O kişi iyi bir insandır” gibi bir yargıda bulunduğunuzu varsayın. Bu yargıyı oluşturabilmek için gerekli olan şeylerin—“kişi” öznesinin ve “iyidir” yükleminin—sizin için son derece mevcut olan ve bütünüyle bilinç ışığıyla aydınlatılmış bir sürecin parçası olduğunun farkında olmalısınız.

Eğer yargıyı oluştururken bir iblisin ya da doğal bir nedenin “kişi” ile “iyi olmayı” rastgele bir araya getirdiğini varsaymak zorunda kalsaydınız, bu düşüncede tam bilinçli olmazdınız ve yargılarınız her zaman bilinçdışı bir unsur içerirdi. Düşünsel bilişte önemli olan nokta şudur: Bilişsel etkinliğin tüm dokusu içinde bütünüyle bilinçlisinizdir.

(4) Bu durum isteme için geçerli değildir. En basit isteme biçimini geliştirdiğinizde—örneğin yürürken—tam bilinçle yalnızca yürüme düşüncesinde yaşadığınızı çok iyi bilirsiniz. Bir bacağınızı diğerinin önüne koyarken kaslarınızda neler olup bittiğini ya da bedeninizin mekanizması ve organizması içinde hangi süreçlerin gerçekleştiğini bilmezsiniz.

Yürümeye yönelik isteme sürecini bilinçli olarak gerçekleştirmek isteseydiniz, dünya hakkında öğrenmeniz gerekenleri bir düşünün. Yürürken bacak kaslarınızın ve bedeninizin diğer bölümlerinin tam olarak hangi besinlere ihtiyaç duyduğunu bilmeniz gerekirdi. Ne kadar besine ihtiyaç duyduğunuzu hiçbir zaman hesaplamadınız; ama tüm bunların bedeninizde son derece bilinçdışı bir biçimde gerçekleştiğini gayet iyi bilirsiniz.

İstediğimizde (irade ettiğimizde), etkinliğimizin içine her zaman bilinçdışı bir şey karıştırırız. Bununla birlikte, istemenin organizmamız içindeki doğasını ele aldığımızda durum tamamen aynı değildir. Ayrıca, istememizi dış dünyaya yönelttiğimizde ne yaptığımızı da bilinç ışığıyla bütünüyle kavrayamayız.

(5) Diyelim ki iki dikey blok var ve siz üçüncü bir bloğu bunların üzerine yatay olarak yerleştirmeye karar veriyorsunuz. Bu durumda, tam bilinçli bir bilişsel etkinlik içinde yaptığınız her şeyde yaşayan unsuru, birinin iyi olduğuna dair yargıda bulunduğunuzda ortaya çıkan ve bilişinizin bütünüyle içinde yer aldığı tam bilinçli etkinlikte yaşayan unsurdan kesin bir şekilde ayırt etmeniz gerekir.

 


Şekil 9: Üç blok

(6) Bilişsel etkinlik olarak yaşayan şey ile, onu tam iradenizle yaptığınız hâlde hakkında hiçbir şey bilmediğiniz şeyi ayırt etmeniz gerekir. İki sütun, üzerlerine yerleştirilen kirişi neden taşır? Modern fizik bu konuda yalnızca varsayımlara sahiptir. İnsanlar iki sütunun kirişi neden taşıdığını bildiklerine inandıklarında, aslında kendilerini kandırırlar. Bağlılık (kohezyon), yapışma (adezyon), yerçekimi kuvveti vb. hakkında oluşturulan tüm kavramlar, ilke olarak yalnızca dışsal bilgiye yönelik hipotezlerdir. Biz eylemlerimizde bu hipotezlere güveniriz. Kirişi taşıyacak iki sütunun belirli bir kalınlıkta olduklarında çökmeyeceklerine güveniriz. Bununla birlikte, bu olayı bütünüyle kavrayabilmemiz, ileri doğru hareket etmek istediğimizde bacaklarımızın hareketini kavrayabilmemiz kadar mümkün değildir. Bilincimize ulaşmayan bir unsur, istememizin içine karışır. En geniş anlamıyla isteme, içinde bir bilinçdışılık unsuru taşır.

(7) Hissetme, isteme ile düşünme arasında yer alır. Hissetme kısmen bilinç, kısmen de bilinçdışılık ile nüfuz edilmiştir. Bu yönüyle hissetme, hem bilişsel düşünmenin hem de hissedilen istemenin özelliklerini paylaşır. Peki, ruhsal bakış açısından gerçekte karşımızda olan nedir?

(8) Bunu ruhsal açıdan kavrayabilmeniz, ancak az önce betimlediğim olguları şu şekilde anlamanızla mümkündür. Günlük yaşamda “uyanık, bilinçli durum”dan söz ederiz. Ancak bu bilinç durumu yalnızca bilişsel düşünme etkinliğinde vardır. İnsanların ne ölçüde uyanık olduğunu tam olarak ifade etmek isterseniz, şunu söylemeniz gerekir: İnsanlar yalnızca bilişsel düşünme yoluyla bir şeyi algıladıklarında gerçekten uyanıktırlar.

(9) Peki isteme nasıldır? Hepiniz uyku hâlini (ya da bilinçsizlik durumunu) bilirsiniz. Uykuda yaşadıklarımızın farkında olmadığımızı da bilirsiniz. İstememize giren her şey için de durum aynıdır. İnsan olarak, irade eden varlıklar olduğumuzda, uyanıkken bile uyuruz. İçimizde her zaman uyuyan bir insan vardır—yani isteyen insan—ve ona uyanık, düşünen, bilişsel insan eşlik eder. Uyanıklıktan uykuya geçene kadar, irade eden varlıklar olarak aynı zamanda uyuruz. İçimizde her zaman uyuyan bir şey vardır; bu da istemenin içsel özüdür. Bunun bilincinde olmayız, tıpkı uykuda gerçekleşen süreçlerin bilincinde olmadığımız gibi. İnsan varlığını bütünüyle anlayamayız, eğer isteme söz konusu olduğunda uykunun uyanıklığın içine nasıl sızdığını bilmezsek.

(10) Hissetme ortada yer alır; o hâlde şimdi şunu sorabiliriz: “Hissetme ne kadar bilinçlidir?” Hissetme, uyanıklık ile uyku arasında yer alır. Ruhunuzda hisleri, rüyaları deneyimlediğiniz gibi deneyimlersiniz; tek fark, rüyaları hatırlamanız, hisleri ise doğrudan yaşamanızdır. Ancak hisler yoluyla sahip olduğunuz içsel ruh hâli, rüyalar yoluyla sahip olduğunuzla aynıdır. Uyanıkken yalnızca düşünürken uyanık ve isterken uykuda olmazsınız; hissederken aynı zamanda rüya görürsünüz. Gerçekten de uyanıklık süresi boyunca üç bilinç durumu vardır: bilişsel düşünmede uyanıklık, hissetmede rüya, istemede ise uyku. Rüyasız normal uyku, ruhsal bakış açısından, insan ruhunun gündüz istemede yöneldiği şeye bütünüyle yönelmesinden başka bir şey değildir. Aradaki tek fark şudur: Gerçek uykuda tüm ruhumuzla uyuruz; uyanıklıkta ise yalnızca istememizle uyuruz. Normalde “rüya” dediğimiz şeye gelince: Uykuda tüm ruhumuzla rüyaya yöneliriz; uyanıkken ise bu rüya benzeri ruh hâline yalnızca hisseden varlıklar olarak yöneliriz.

(11) Bunu pedagojik açıdan ele alırsanız, çocukların bilinç uyanıklığı bakımından farklı olmaları sizi şaşırtmaz. Duygu yaşamı ağır basan çocukların daha “rüyamsı” olduklarını görürsünüz; düşünmeleri henüz tam uyanmamış çocuklar kolayca hayale dalarlar. Bu tür çocuklar üzerinde güçlü duygular aracılığıyla etkili olabilirsiniz. Bu güçlü duyguların zamanla bu çocuklarda biliş ışığını uyandırmasını umabilirsiniz; çünkü uyku, bir süre sonra uyanmaya yönelen ritmik bir eğilim taşır. Eğer duygularında hayalci biçimde dalıp giden bir çocuğa güçlü duygularla yaklaşırsak, o çocuğa ektiğimiz bu güçlü duygular zamanla düşünceler olarak uyanacaktır.

(12) Daha da içine kapanan, hatta duygusal yaşama karşı uyuşuk olabilen çocuklar ise özellikle güçlü bir iradeye sahip olma eğilimindedir. Bunu dikkate alırsanız, çocukların yaşamındaki pek çok bilmecenin çözülebileceğini görürsünüz. Sınıfta tamamen aptal gibi görünen bir çocuk olabilir. Onu zihinsel olarak geri ya da yavaş olarak değerlendirebilirsiniz. Eğitim psikologlarının yaptığı gibi hafıza testleri vb. uygulayabilirsiniz. Sonra bu çocuğun geri olduğunu, özel eğitim gerektiren bir okula gitmesi gerektiğini düşünebilirsiniz. Böyle bir yargı, çocuğun özüne yaklaşmanızı sağlamaz. Belki de bu çocuk özellikle güçlü bir iradeye sahiptir. Belki de ileride kolerik mizacından ötürü son derece etkin bir insan olacaktır. Ancak şu anda onun iradesi “uykudadır”. Eğer bu çocukların düşünsel bilişi ancak daha sonra uyanacaksa, öğretmen onların ileride önemli etkinliklere yönelmesini sağlayacak şekilde uygun bir yaklaşım geliştirmelidir. Başlangıçta oldukça “aptal” gibi görünebilirler, ama bu gerçek olmayabilir. Böyle çocukların iradesini uyandırmak için bir gözünüz olmalıdır. Yani onların bu uyuşukluğuna etki etmelisiniz ki zamanla, yaşamın ilerleyen dönemlerinde uyuyan iradeleri uyanabilsin. Tüm uyku, uyanma eğilimi taşır. İradeleri güçlü olabilir ama şu anda bu güç uyku hâliyle örtülüdür. Bu çocuklarla çalışırken onların anlama ve kavrama kapasitesine mümkün olduğunca az güvenmelisiniz. Onların iradesine güçlü biçimde etki eden yöntemler kullanmalısınız; örneğin konuşurken aynı zamanda yürütmek gibi. Bu tür çocukları (çok sayıda olmayacaktır) sınıftan çıkarıp konuşurken yürütmelisiniz. Diğer çocuklar için bu uyarıcı olabilir, ama bu çocuklar için geliştiricidir. Örneğin: “the” (adım) “man” (adım) “is” (adım) “good” (adım). Bu şekilde, tamamen isteme alanını, saf entelektüel düşünmeyle birleştirirsiniz ve yavaş yavaş bu çocuklarda düşünmeye yönelik iradeyi uyandırmayı başarırsınız. Ancak uyanık insanda farklı bilinç durumlarının—uyanıklık, rüya ve uyku—bulunduğunu kavrarsak, gelişmekte olan insanla ilgili görevimizi gerçekten anlayabiliriz.

(13) Şimdi başka bir soru sorabiliriz: İnsanın gerçek merkezi olan “Ben” (I), bu farklı durumlarla nasıl ilişki içindedir? Bunu en kolay şekilde, inkâr edilemez bir varsayımı kabul ederseniz kavrayabilirsiniz: “Dünya” ya da “kozmos” dediğimiz şey etkinliklerden oluşur. İnsan olarak bu etkinlikler yaşam boyunca çeşitli biçimlerde ortaya çıkar. Yaşamda güçlerin etkili olduğunu biliriz. Örneğin yaşam enerjisi her yerde etkindir. Bu temel güçler ve yaşam enerjisi arasına, örneğin ısı ve ateş olarak etkide bulunan her şey örülüdür. Sadece ateşin çevremizde ne kadar etkili olduğunu düşünün.

(14) Yeryüzünün bazı bölgelerinde, örneğin güney İtalya’da, bir kâğıt parçasını ateşe verdiğinizde aynı anda yerden yoğun bir duman yükselmeye başlar. Bu neden olur? Çünkü kâğıdı yaktığınızda ortaya çıkan ısı çevredeki havayı inceltir ve yükselen duman, normalde yerin altında bulunan güçleri yukarı çeker. Yanan kâğıdı yere bıraktığınız anda bir duman bulutunun içinde kalırsınız. Napoli’deki herhangi bir turistin yapabileceği bir deneydir bu. Bunu şu nedenle örnek veriyorum: Dünyaya yüzeysel bakmazsak, her yerde güçlerle dolu bir çevrede yaşadığımızı kabul etmek zorundayız.

(15) Çevremizde ısıdan daha yüksek düzeyde güçler de vardır. Fiziksel dünyada hareket ederken sürekli onların içinden geçeriz. Normalde bunun farkında olmasak da, fiziksel bedenimiz bu güçlerin içinden geçebilecek şekilde yapılandırılmıştır. Bu şekilde fiziksel bedenimizle dünyada yürürüz.

(16) Evrimimizde en son gelişmiş unsur olan “Ben” (I), bu güçlere odaklanmak zorunda olsaydı onların içinden geçemezdi. Benlik her şeyi aynı anda kavrayamaz. Henüz tüm dünya güçlerinin içine doğrudan girebilecek durumda değildir; korunması gerekir. Bir gün bu güçlerle bütünleşebilecek kadar gelişecektir, ancak henüz değildir. Ben tamamen uyanık olduğu için, gerçek dünyanın içinde değil, yalnızca onun bir “resmi” içinde bulunmamız gerekir. Bu nedenle düşünsel bilişimizde yalnızca dünyanın imgelerine sahibiz.

(17) Ruhsal bakış açısından bunu şöyle ifade edebiliriz: Düşünsel bilişte imgeler içinde yaşarız. İnsan gelişiminin mevcut aşamasında, doğum ile ölüm arasında, tamamen uyanık olan Ben yalnızca kozmosun imgeleri içinde yaşayabilir, henüz gerçek kozmosun içinde değil. Bu yüzden bedenimiz önce bize kozmosun imgelerini sunar, ardından Ben bu imgeler içinde yaşar.

(18) Psikologlar beden ile ruh arasındaki ilişkiyi açıklamak için büyük çaba harcarlar. Psiko-fiziksel paralellik gibi kavramlardan söz ederler. Ancak bunların tümü aslında yüzeysel açıklamalardır. Gerçek süreç şudur: Sabah Ben uyanıklık durumuna girdiğinde, bedenin fiziksel süreçlerine değil, dış süreçlerin bedenin en derininde oluşturduğu imgeler dünyasına girer. Bu şekilde Ben’e düşünsel biliş verilmiş olur.

(19) Hissetmede durum farklıdır. Burada Ben yalnızca imgelere değil, gerçek fiziksel bedene nüfuz eder. Eğer bu nüfuz etme sırasında Ben tamamen bilinçli olsaydı, ruh adeta “yanardı”. Düşünmede olduğu gibi hissetmede de aynı şey gerçekleşseydi, ruh bunu taşıyamazdı. Bu yüzden hissetme yalnızca rüya benzeri, azaltılmış bir bilinç durumunda deneyimlenebilir.

(20) İstemede olanları ise ancak uyku hâlinde taşıyabiliriz. Günlük yaşamda isteme süreçlerini tam bilinçle deneyimlemek zorunda kalsaydık, bu son derece acı verici olurdu. Örneğin besinlerden gelen gücün yürürken bacaklarınızda nasıl kullanıldığını gerçekten hissetmek zorunda kalsaydınız, korkunç bir acı yaşardınız. Bu yüzden bunu uykuda deneyimlemek bir bakıma “şanstır”. Eğer istemede uyanık olsaydık, bu durum dayanılmaz bir acıya dönüşürdü.

(21) Böylece Ben’in, uyanıklık dediğimiz durumda—tam uyanıklık, rüya benzeri uyanıklık ve uyku benzeri uyanıklık hâllerinde—bedende nasıl yaşadığını anlayabilirsiniz. Ben, düşünsel bilişte tamamen uyanıktır, ancak burada yalnızca imgeler içinde yaşar.

(22) Hissetmede ise Ben kısmen uyanıktır; bu durum rüya benzeri bir bilinçtir. Bu hâlde yaşadığımız şey, tarih boyunca “ilham” (inspiration) olarak adlandırılmıştır—bilinçdışı, ilham verici imgelem. Sanatçının duygularından doğan her şeyin kaynağı buradadır. “Yüksek Dünyalar Nasıl Bilinir” adlı eserimde sözünü ettiğim İlham (Inspiration), aslında herkesin sahip olduğu bu bilinçdışı duygusal ilhamın bilinçli hâle yükseltilmesidir.


HİS DÜŞÜNME-BİLİŞ 

Bilinçaltında Görüntüler ve düşünceler 

rüya gibi uyanık içinde tamamen uyanık

|---->                        <----|

İlham dolu


BENLİK (I-BEING)

    |

    |

    |

    |

İRADELİ ETKİNLİK

Sezgilerde uykulu bilinçsizlik

(23) Özel yeteneklere sahip kişiler “ilhamlarından” söz ettiklerinde, aslında dünyanın onların hissetme alanına yerleştirdiği ve kendi bireysel kapasiteleri sayesinde tam uyanık bilinçlerine yükselmesine izin verdikleri şeylerden bahsederler. Bu, düşünce içerikleri kadar gerçekliğin bir parçasıdır. Ancak doğum ile ölüm arasında bu bilinçdışı ilhamlar, yalnızca rüya benzeri bir biçimde deneyimleyebileceğimiz kozmik süreçlerin yansımalarıdır; çünkü aksi hâlde Ben’imiz (I) bu süreçlerde ya “yanar” ya da “boğulurdu”.

Bu tür “boğulma” durumları, kimi zaman anormal hâllerde başlamaya eğilimlidir. Bir kâbus gördüğünüzde neler olduğunu hatırlayın. Bu durumda sizinle hava arasındaki ilişkinin anormal bir hâle gelme girişimi vardır; bu, sağlıklı olmayan bir solunum durumuna benzer. Bu değişim Ben bilincinize girmek istediği için, onu normal bir şey olarak değil, size eziyet eden bir durum olarak deneyimlersiniz—yani bir kâbus olarak. Eğer her nefes alışınızı tam bilinçle deneyimlemek zorunda olsaydınız, bu, kâbus sırasındaki anormal solunum kadar acı verici olurdu. Bunu hissetme alanında yaşardınız, fakat son derece ağrılı olurdu. Bu nedenle bu süreç “köreltilmiştir”; böylece onu fiziksel bir süreç olarak değil, yalnızca rüya benzeri bir his olarak deneyimleriz.

(24) İsteme alanında gerçekleşen süreçler ise korkunç derecede acı verici olurdu! Bu nedenle üçüncü bir nokta olarak şunu söyleyebiliriz: Ben (I), isteme etkinliği içinde “uyur”. Deneyimlediğimiz şeyleri, yalnızca son derece azaltılmış bir bilinç düzeyinde—uyku bilincinde, bilinçdışı sezgi (intuition) içinde—deneyimleriz. İnsanlar sürekli bilinçdışı sezgilere sahiptir, ancak bunlar isteme alanında yaşar. İnsanlar istemelerinde uyurlar ve bu nedenle bunları normal yaşam bilincine çıkaramazlar. Bilinçdışı sezgiler ancak en elverişli koşullarda yaşama girer ve o zaman insanlar ruhsal dünyayı silik bir şekilde deneyimlerler.

(26) Normal insan yaşamında ilginç bir durum vardır. Hepimiz düşünsel bilişin uyanıklığında tam bir bilinç hâlini biliriz. Orada, deyim yerindeyse, bilinç ışığının içindeyizdir; bunu hepimiz deneyimleriz. İnsanlar dünya üzerine düşünmeye başladıklarında çoğu zaman “sezgiler”e sahip olduklarını söylerler. Bu sezgilerden belirsiz duygular doğar. İnsanların söyledikleri bazen oldukça karmaşık olabilir ya da bilinçdışı bir düzen taşıyabilir. Bir şair sezgilerden söz ettiğinde, bunların en yakın kaynaktan—yani hissetme yaşamının ilhamından—değil, daha çok uyuyan isteme alanından yükselen bilinçdışı sezgilerden geldiğini söylemek yerinde olur.

(27) Bu konularda içgörü sahibi olanlar, yaşamın en yüzeysel görünen rastlantılarında bile temel ilkeleri görebilirler. Örneğin Faust Part Two’yu okuduğunuzda, bu eserdeki alışılmadık dizelerin nasıl ortaya çıktığını gerçekten anlamak isteyebilirsiniz. Johann Wolfgang von Goethe, Faust’un ikinci bölümünü yazdığı sırada oldukça yaşlıydı ve eserin büyük kısmını sekreterine dikte ederek yazdırdı. Goethe bunu bizzat yazarak oluşturmuş olsaydı, muhtemelen bu kadar özgün biçimde kurulmuş dizeler ortaya çıkmazdı.

Dikte ederken Goethe, Weimar’daki küçük çalışma odasında sürekli ileri geri yürüyordu ve bu yürüyüş hareketi Faust’un ikinci bölümünün oluşumunun bir parçasıydı. Goethe yürüyüşü sırasında bilinçdışı bir isteme eylemi geliştirirken, sezgilerinden bir şeyler doğdu ve başkasına yazdırdığı metin, dışsal etkinliğinde görünür hâle geldi.

(28) Diyelim ki Ben’in (I) bedendeki yaşamına ilişkin bir tablo yapmak istiyorsunuz ve bunu şu şekilde düzenliyorsunuz:

I. Uyanıklık — İmgesel (tasarımsal) biliş

II. Rüya — İlhamlı hissetme

III. Uyku — Sezgisel isteme

(29) O zaman insanların içgüdüsel olarak söz ettikleri sezginin, aslında daha yakın olan ilhamlı hissetmede değil de, gündelik yaşamın imgesel kavrayışında neden daha kolay ortaya çıktığını anlayamazdınız. Ancak bunu doğru şekilde düzenlerseniz (yukarıdaki tablo yanlıştır), yani aşağıdaki gibi kurarsanız, bu konuları daha kolay kavrayabilirsiniz.

  


Şekil 10: Uyanıklık-Rüya görme-Uyuma

(30) O zaman şunu fark edersiniz: İmgesel (tasarımsal) biliş, 1 numaralı ok yönünde ilhamların içine girer ve 2 numaralı ok yönünde yeniden sezgiden doğar. Ancak 1 numaralı okla gösterilen biliş, bedenin içine giriş sürecidir.

Şimdi kendinizi gözlemleyin: Şu anda sakin bir şekilde oturuyor ya da ayakta duruyorsunuz ve düşünsel biliş ile dış dünyayı gözlemleme etkinliği içindesiniz. İmgeler içinde yaşıyorsunuz. Ben’in (I) dünya süreçlerinde başka türlü deneyimlediği şeyler önce hissetme yoluyla, sonra isteme yoluyla bedene girer. Siz ne hissetmede olanlara ne de başlangıçta istemede olanlara dikkat edersiniz. Ancak yürümeye başladığınızda, yani eyleme geçtiğinizde, önce istemenin farkına varırsınız, hissetmenin değil.

Bedene giriş süreci ve ardından 2 numaralı ok yönünde yeniden yükselme sürecinde, sezgisel isteme, rüya benzeri ilhamlı hissetmeden daha çok imgesel bilince yaklaşır. Bu nedenle insanların çoğu zaman “belirsiz bir his”e sahip olduklarını söylediklerini görürsünüz. Benim “Yüksek Dünyalar Nasıl Bilinir” adlı eserimde tanımladığım sezgi (intuition), bu noktada gündelik bilincin yüzeysel sezgisiyle karıştırılır.

(31) Şimdi insan bedeninin biçimini anlayabilirsiniz. Bir an için kendinizi yürürken ve dünyayı gözlemlerken düşünün. Alt bedeninizin değil de başınızın bacakları olduğunu ve yürüyebildiğini hayal edin. O zaman dünya gözleminiz ile istemeniz bütünüyle iç içe geçerdi ve ancak uyku hâlindeyken yürüyebilirdiniz.

Ancak başınız omuzlarınızın ve bedeninizin geri kalanının üzerinde durduğu için, bedene dayanır. Başınız dinlenir durumdadır ve siz yalnızca bedeninizin geri kalanını hareket ettirdiğiniz için onu taşırsınız. Başın, düşünsel bilişin organı olabilmesi için beden üzerinde “dinleniyor” olması gerekir. Uyuyan isteme ondan uzak tutulmalıdır; çünkü eğer başı harekete geçirebilseydiniz—onu bu göreli hareketsizlikten çıkarıp kendi hareketini kazandırsaydınız—baş “uyurdu”.

Baş, gerçek isteme etkinliğini bedenin gerçekleştirmesine izin verir ve bu bedenin içinde adeta bir taşıtın içindeymiş gibi yaşar; bu şekilde taşınmayı kabul eder. İnsanların uyanık etkinlikte bulunabilmesi, başın kendisini beden tarafından bir araç içinde taşınıyormuş gibi hareket ettirmesine izin vermesi sayesindedir. Bu hareket sırasında, dinlenmekte olan baş aynı zamanda etkin kalır.

İnsan bedeninin biçimini gerçekten kavrayabilmek için, bu ilişkileri bu şekilde anlamanız gerekir.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Dünyanın merkezi: Gürcistan

Nature of Colours/Renklerin Doğası (Study group)

Sarıyer'de bir Waldorf ilkokul girişimi - 3.sınıfa doğru