Ders 12: Stutgart/3 Eylül 1919 (Steiner Öğretmen Seminerleri)

İnsan bedenini düşündüğümüzde, onu fiziksel olarak algılanabilir çevremizle ilişkilendirmemiz gerekir, çünkü insan bedeni bu çevreyle sürekli bir etkileşim içindedir ve bu çevre tarafından desteklenir. Fiziksel çevremize baktığımızda mineralleri, bitkileri ve hayvanları algılarız. Fiziksel bedenimiz bu mineraller, bitkiler ve hayvanlarla ilişkilidir. Ancak bu ilişkinin türü yüzeysel gözlemle hemen anlaşılmaz; insan ile doğal krallıklar arasındaki etkileşimi anlamak istiyorsak, doğanın özüne daha derinlemesine inmeliyiz. (2) İlk olarak insan bedeninin iskeletini ve kaslarını algılarız. Daha derinlemesine incelediğimizde dolaşım sistemini ve onunla ilişkili organları görürüz. Solunum ve sindirim süreçlerini algılarız. Organların, doğa bilimlerinde tanımlandığı şekilde, çeşitli damar yapılarından nasıl geliştiğini görebiliriz. Beyni, sinirleri ve duyu organlarını algılarız. Bizim görevimiz, bu çeşitli insan organlarını ve süreçlerini, insanın içinde yaşadığı dünya ile bütünleştirmektir. (3) Gerçeklikte nasıl olduğunu daha önce gördük ama şimdi ilk bakışta en tamamlanmış gibi görünen şeyden başlayalım: insanın beyin ve sinir sistemi ve bunların duyu organlarıyla olan bağlantıları. Burada, en uzun sürede gelişmiş olan insan işlevleri ve yapılarıyla karşı karşıyayız; öyle ki bu yapı hayvan biçiminin ötesine geçmiştir. İnsan merkezi sinir sistemi, bir anlamda, hayvanınkinden geçerek onu aşmış ve en açık biçimiyle başta ifade edilen gerçekten insanî bir sisteme dönüşmüştür. (4) Dün insan başının bireysel gelişim üzerindeki etkisinden, yani insan bedeninin oluşumunun ne ölçüde baştan gelen güçlerle şekillendiğinden söz ettik. Ayrıca başın etkilerinin, yaklaşık yedi yaşında diş değişimiyle birlikte sona erdiğini gördük. Şimdi başın göğüs ve uzuv organlarıyla etkileşiminde gerçekte ne olduğuna açıklık getirmemiz gerekiyor. Şu soruyu yanıtlamalıyız: Baş, gövde ve uzuvlarla çalışırken gerçekte ne yapar? Sürekli olarak biçim verir. İlk yedi yılda hayatımız, baştan yayılan ve fiziksel bedene giren şekillendirici bir dürtüden oluşur. Bu dönemden sonra baş, formu korumaya ve ona ruh ve tin (spirit) doldurmaya devam eder. (5) Baş insanın biçimlenmesiyle bağlantılıdır, peki baş bizi insan biçiminde yaratır mı? Hayır, yaratmaz. Şu düşünceye alışmalısınız: Baş her zaman gizlice sizi olduğunuzdan başka bir şeye dönüştürmek ister. Bazı anlarda baş, sizi bir kurda dönüştürmek ister. Bazı anlarda sizi bir kuzuya, sonra bir solucana ve oradan da bir ejderhaya dönüştürmek ister. Başınızın sizi dönüştürmek istediği bütün bu biçimleri, doğadaki çeşitli hayvan formlarında görebilirsiniz. Hayvanlar âlemine baktığınızda şunu söyleyebilirsiniz: "İşte orada ben varım; ama gövdem ve uzuvlarım başımın beni bir kurda dönüştürme çabasını her seferinde boşa çıkararak yeniden insan formuna sokuyor." Sürekli olarak hayvansı olanı aşıyorsunuz. Onu öyle aşıyorsunuz ki o hiçbir zaman gerçekliğe dönüşmüyor; onun yerine, onu başkalaştırıyor ve dönüştürüyorsunuz. İnsan başı aracılığıyla hayvanlar âlemiyle ilişkilidir ama bu ilişki, fiziksel etkinlikleriyle bu âlemin ötesine geçme yoluyla gerçekleşir. Peki gerçekte ne kalır sizde? Birine bakabilirsiniz. Birini hayal edebilirsiniz ve şöyle diyebilirsiniz: “Orada bir insan var. Üstte bir baş var ama kurt gibi hareket ediyor.” Ancak o bir kurt değildir. Kurt, gövde ve uzuvlar tarafından eritilmiştir. Kuzu gibi hareket eder, ama gövde ve uzuvlar tarafından eritilmiştir. (6) Hayvan biçimleri, insanın içinde sürekli olarak ruhsal (duyusal ötesi) düzeyde etkindir ve sonra çözülürler. Eğer bu süreci yakalayabilecek bir "duyusal ötesi fotoğrafçı" olsaydı ve bu sürekli değişen süreçleri fotoğraflayabilseydi, bu fotoğraflarda neyi görürdük? İnsan düşüncelerini. Yani, duyularla algılanamayan ama içimizde etkin olan hayvansı biçimlerin sürekli dönüşümü, düşünsel süreç olarak tezahür eder. İnsan başı sadece omuzların üzerinde duran bir tembel değildir; insanı sürekli hayvana çevirmek isteyen bir merkezdir. Hayvanlar âleminin tüm biçimlerini yaratmak ister. Ancak, gövde ve uzuvlar buna izin vermez. Hayvansal eğilimler dış dünyada biçim kazanmaz, biz bunları düşünceler düzeyinde dönüştürürüz. Eğer baş, bu hayvansı biçimleri çok fazla yaratmak isterse ve organizmanın geri kalanı buna karşı koyarsa, bu baş ağrıları gibi belirtilerle kendini gösterebilir. (7) İnsanın gövdesi de çevresiyle bir ilişki içindedir; ancak bu ilişki hayvanlar âlemiyle değil, bitki dünyasıyla ilgilidir. Gövde, özellikle dolaşım, solunum ve sindirim yoluyla bitki doğasıyla etkileşim hâlindedir. (8) Solunumda, insanlar oksijen alır ve bunu karbonla birleştirerek karbondioksit oluştururlar. Eğer bu karbondioksitten oksijen ayrıştırılıp karbon içeride tutulabilseydi, insanların içinde bitkiler büyümeye başlardı. Bitkiler karbondioksiti alır ve içindeki karbonu tutup oksijeni salar. Bu karbonla nişasta ve şeker üretirler; tüm yapılarını onunla inşa ederler. İnsanların yaptığı ise bunun tersidir: Karbonu bırakıp karbondioksiti dışarı atarlar. Yani biz, içimizde bitki olmayı engelleriz ve bitki dünyasının dışımızda oluşmasına olanak tanırız. (9) Eğer insan vücudu karbondioksidi tamamen kullanabilse ve karbonu ayırıp içeride tutabilseydi, içimizde bitki dünyası patlayarak büyürdü. Ancak baş ve uzuvlar buna izin vermez; bu süreci bastırır. İnsan, bu potansiyeli her an içinde taşır ama bunu gerçekleştirmez. Onun yerine bu süreci dışa yansıtır: Karbondioksiti dışarı vererek doğada bitkilerin büyümesine katkıda bulunuruz. (10) İnsan gövdesi, dış çevresiyle öyle bir ilişki içindedir ki, içeride bir bitki haline gelmemek için hemen her şey bastırılmalı ve dışarı atılmalıdır. İnsanlar aslında bitki dünyasının negatifini (tersini) üretirler. Biz dış dünyadaki bitki biçimlerinin zıttını içimizde taşırız. (11) Eğer beden, içimizdeki bitki doğasının gelişimini bastırmakta yeterince güçlü olmazsa, hastalık oluşur. Hastalıklar, bedende bitkisel süreçlerin filizlenmeye başlamasıyla ilgilidir. İçimizde bir bitki gibi büyümeye çalışan bir süreç baş gösterdiğinde ve bunu dışa atamazsak, hastalanırız. Bu anlamda her hastalık bir bitkinin içsel resmidir. Bitkilerin meyve vermesiyle ilişkili olan süreçler, beden içinde gerçekleşirse hastalık doğar. Bu kulağa hoş gelmese de, tıbbın geleceği, her hastalığı bir bitkiyle ilişkilendirebilme bilgisine ulaşmaktır. Çünkü karbondioksit saldığımız her anda, içimizde büyümeye çalışan bitki doğasını dışarı atarız. (12) Bitkilerin bazen sınırlarını aşarak zehirli hâle gelmesi, insan sağlığıyla da doğrudan ilişkilidir. Zehirlerin, hastalıklarla olduğu kadar sindirimle de bağlantısı vardır. (13) Sindirim de gövdede gerçekleşir ve benzer bir şekilde çevreyle ilişkilidir. İnsanlar çevresinden aldıklarını içselleştirir ama bu maddeleri olduğu gibi bırakmaz, dönüştürür. Bu dönüşüm oksijen sayesinde olur. Bu süreç genellikle yanma (oksidasyon) olarak açıklanır, ama gerçekte yanma sürecinin sadece orta kısmı insan bedeninde gerçekleşir. Başlangıç ve sonu eksiktir. Eğer başlangıç (örneğin meyvenin henüz olgunlaşmadan içimize girmesi) gerçekleşirse, bu bizi hasta eder. Aynı şekilde son aşama (çürüme gibi) da insan içinde tamamlanamaz. Dolayısıyla insan, yalnızca doğa süreçlerinin orta aşamalarını içinde gerçekleştirebilir. Başlangıç ve bitişi dışta bırakmalıdır. (14) İnsan solunumu, bitki dünyasında olup bitenlerin tam tersidir. Solunum süreci adeta “anti-bitki süreci”dir. Bu süreç, bedenin orta kısmındaki (gövdedeki) sindirim süreciyle birleşir. Böylece bedende iki farklı şey bulunur: biri, solunumun temsil ettiği ruhsal “anti-bitki süreci”; diğeri ise doğadaki süreçlerin sadece orta kısmı olan sindirimin fiziksel süreçleri. Bu noktada beden ile ruh arasındaki gizemli ilişki ortaya çıkar: Solunumun ensoulment (ruhlaşma) etkisiyle bedenin doğal süreçleri ruhla birleşir. İnsan, doğadaki süreçlerin sadece ortasında yaşar — başlangıç ve son evreleri değil. (15) Elbette, çocuklar yedi yaşına gelip ilkokula başlayana kadar beşiklerinde öylece bırakılmış değillerdir. Bir şeyler yapmışlar, yetişkinleri taklit ederek kendilerini bir şekilde geliştirmişlerdir; bu da, belli bir anlamda, onların baş-ruhlarının (kafa ruhunun) uyanmasına yardımcı olmuştur. Çocuklar ilkokula başladıklarında, bu baş-ruhlarında zaten uyanmış olan şeyleri kullanarak onlara geleneksel yöntemle okuma ve yazma öğretebiliriz. Ancak sonra, etkimizle bu baş-ruha zarar vermeye başlarız. Bu nedenle, iyi bir okuma ve yazma öğretimi sanata dayanmalıdır dedim. Öncelikle çocuklara çizim, boyama ve müzik gibi sanat unsurlarını tanıtmalıyız; çünkü bunlar insanın kol ve göğüs (orta beden) yönlerini etkiler ve sadece dolaylı olarak başı etkiler. Ancak bu dolaylı etki, başta (kafada) olanı da uyandırır. Eğer sadece entelektüel, geleneksel yolla okuma yazma öğretirsek, baş yönüne eziyet etmiş oluruz. Ama çocuklara önce çizim yaptırır, sonra harfleri bu çizimlerden geliştirirsek, öğrenmeyi uzuvlardan başa doğru yönlendiririz. Örneğin onlara bir f harfi gösteririz. Eğer çocuğa sadece bu harfe bakmasını ve kopyalamasını söylersek, bu durumda entelektüel yönü harekete geçirir, ardından entelektüel yön iradeyi (isteği) eğitir. Bu yanlış bir yoldur. Doğru yol, mümkün olduğunca irade yoluyla entelekti uyandırmaktır. Bunu sadece sanatsal olanla başlayıp ardından entelektin oluşmasına geçerek yapabiliriz. Öğretmenin ilk yıllarında, çocukları ilk kez aldığımızda, onlara okuma yazmayı sanatsal bir şekilde öğretmeliyiz. (16) Modern tıp, bu tür soruları sormaya neredeyse hiç başlamamıştır. Hastalığa ya da rahatsızlığa neden olan bakterilerin keşfine çok daha fazla önem verir. Bu bilgiyi edindiğinde kendini yeterli bulur. (17) Oysa, insanın iç dünyasında bazen vejetatif (bitkisel/yaşamsal) bir süreci çok az miktarda nasıl geliştirebildiğini ve bakterilerin bunu nasıl “rahat bir ortam” olarak algıladığını bilmek çok daha önemlidir. Asıl önemli olan, bedenimizi öyle bir durumda tutmaktır ki, hiçbir türden vejetatif (yaşamsal) büyümeye elverişli bir yer sunmasın. Eğer bunu başarabilirsek, o zaman bu küçük bakteriyel dostlarımız bizde böyle bir kaos yaratamazlar. (18) Fiziksel insan ile dış dünya arasındaki ilişkiyi düşünürken, hâlâ cevaplamamız gereken bir başka soru daha var: İskelet ve kas sisteminin insanın yaşamsal süreçleriyle ilişkisi nedir?
Şekil 13: İnsan kol hareketi (19) Burada, insanı anlayabilmek istiyorsanız mutlaka kavramanız gereken, ancak modern bilimin neredeyse hiç dikkate almadığı bir konuya geliyoruz. Kolunuzu büktüğünüzde neler olduğunu düşünün. Kaslarınızı kasarak alt kolunuzu bükersiniz – bu tamamen mekanik bir süreçtir. Şimdi, ilk çizimde gösterilen pozisyonda kolunuzu tuttuğunuzu hayal edin. (20) Buraya (A noktasına) bir ip bağlayıp yukarıya doğru sarabilirsiniz. O zaman alt kol böyle bir hareket yapar. Bu mekanik bir harekettir. Dizlerinizi bükerek yürürken de bu tür mekanik hareketler yaparsınız. Yürürken bedeninizin tüm mekanizması harekete geçer ve sürekli olarak kuvvetler işler — başlıca kaldıraç kuvvetleri, ama sonuçta kuvvetlerdir bunlar. Şimdi, kişinin yürürken kullandığı kuvvetleri fotoğraflayabildiğimizi varsayalım; ama kendisini değil. Yani önce bir bacağı, sonra öbürünü kaldırmak için kullanılan kuvvetleri fotoğraflayalım, ama kişinin kendisi bu fotoğraflarda yer almasın. Yalnızca kuvvetleri fotoğraflamış oluruz — kişi görünmez olurdu. Bu kuvvetlerin fotoğraflarını geliştirsek (banyo etsek), yalnızca gölgeler görürdük; yürüyen biri için bu, bir gölge şeridi şeklinde görünürdü. Şunu düşünmek yanlış olur: "Benliğimiz (benlik – 'Ben') kaslarda ve etin içinde yaşar." Uyanıkken bile benliğimiz kaslarda ve etin içinde yaşamaz; benliğimiz asıl olarak bu gölgelerde — yani bedenin hareketini yaratan kuvvetlerde yaşar. Ne kadar tuhaf gelse de, bir sandalyeye oturup sırtınızı yasladığınızda, o baskı kuvveti içinde yaşarsınız. Ayakta dururken, ayaklarınızın yere uyguladığı kuvvette yaşarsınız. Siz her zaman kuvvetlerin içinde yaşarsınız. Benliğimizin görünür bedenimizde yaşadığı doğru değildir. Benliğimiz kuvvetlerde yaşar. Sadece fiziksel yeryüzü hayatımız boyunca görünür bedenimizi yanımızda sürükleriz. Uyanıkken yaşadığımız beden, aslında bir kuvvet-bedenidir. Peki, bu kuvvet-beden ne yapar? Çok sıra dışı bir görev üstlenir. (21) Yediğinizde, her türlü mineral maddeyi vücudunuza alırsınız. Çorbanıza fazla tuz eklemeseniz bile, yediğiniz yiyeceklerin içinde zaten tuz (mineral) vardır. Ayrıca, mineralleri alma ihtiyacınız da vardır. Peki bu minerallerle ne yaparsınız? Başınız (kafanızı kasteder) bu minerallerle pek bir şey yapamaz, gövdeniz (torso) de aynı şekilde. Ama uzuvlarınız (kollar ve bacaklar), minerallerin vücut içinde doğal kristal formlarını almasını engeller. Eğer uzuvlarınız bu kuvvetleri geliştirmeseydi, tuz yediğinizde bir tuz bloğuna dönüşürdünüz. Uzuvlarınız —iskelet ve kaslarınız— her zaman Dünya'nın mineral oluşturma gücüne karşı koyma eğilimindedir. Yani bu uzuvlar mineralleri çözme eğilimindedir. Mineralleri çözen insan kuvvetleri, uzuvlardan gelir. Bu derin açıklamalar, Steiner’in insan doğasına ilişkin bütüncül anlayışını yansıtır: • Fiziksel beden sadece bir "taşıyıcı"dır, • Asıl benlik, kuvvetlerde yaşar, • İnsan, doğanın katılaştırıcı (kristalleştirici) etkilerine karşı, çözümleyici bir denge unsuru taşır. (22) Bir hastalık basit vejetatif (bitkisel) evrenin ötesine geçerse —yani beden yalnızca bitki dünyasının içinde büyümesine izin vermekle kalmaz, aynı zamanda kristalleşme sürecine de izin verirse— o zaman son derece yıkıcı bir hastalık biçimi ortaya çıkar. Örneğin, şeker hastalığı (diyabet) böyledir. Bu durumda insan bedeni, dış dünyadan aldığı mineralleri artık eritemez hale gelir; oysa bu mineralleri uzuvlardan gelen kuvvetler çözmelidir. Eğer beden içindeki mineralleşme kaynaklı hastalıkların üstesinden gelemiyorsak, bu genellikle şu nedenledir: Bu tür hastalıkları tedavi etmek için duyu organları, beyin ya da sinir sisteminden alınması gereken karşıt şifa kuvvetlerini yeterince kullanamayız. Her ne şekilde olursa olsun, duyu organlarında, beyinde ve sinirlerde bulunan bu sözde-maddeyi (ben buna "sözde-madde" diyorum, özel nedenlerden dolayı), yani çözülmekte olan maddeyi kullanmalıyız ki, gut hastalığı, diyabet vb. hastalıklar üzerinde denetim sağlayabilelim. İnsan bu alanda ancak şifa bulabilir, eğer doğayla ilişkisini, bugün burada anlattığım bakış açısından gerçekten kavrayabilirsek. (23) İnsan bedenini ancak onun süreçlerini anlayarak kavrayabiliriz. İnsan: • Kendi içindeki minerali eritmek, • Kendi içindeki bitkisel olanı tersine çevirmek (inversiyon), • Kendi içindeki hayvansal olanı yükseltmek, yani ruhsallaştırmak zorundadır. Öğretmenlerin fiziksel gelişim hakkında bilmeleri gereken her şey, işte burada sizinle paylaştığım antroposofik ve insanbilimsel (antropolojik) bakışlara dayanır. Yarın, bu temelin pedagojik olarak nasıl geliştirilebileceğini konuşacağız.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Georgia: A Center of the World

Sarıyer'de bir Waldorf ilkokul girişimi - 3.sınıfa doğru

Nature of Colours/Renklerin Doğası