Ders 13: Stutgart/4 Eylül 1919 (Steiner Öğretmen Seminerleri)
Bu derslerde öğrendiklerimizi temel alırsak, insan davranışını kavrayabilir ve çocukların davranışlarıyla nasıl ilişki kuracağımızı anlayabiliriz. Görevimiz, bu içgörüleri doğru şekilde kullanmaktır. İnsan davranışıyla ilgili olarak, iki şeyi akılda tutmamız gerekir; çünkü insanın iki zıt yönünden söz edebiliriz: Yani, uzuvların (kollar, bacaklar) ve başın yönlerinden.
Baş
Şekil 14: Baş ve uzuvlar
(2) Şunu kavramamız gerekir ki, uzuvların biçimini ancak başı bir eldiven ya da çorap gibi tersine çevrilmiş olarak düşündüğümüzde anlayabiliriz — bu düşünce zorlayıcı olsa da içselleştirilmelidir. Bu düşüncenin insan yaşamı açısından çok büyük bir önemi vardır. Bunu çizerek gösterirsek, başın bir bakıma içsel bir basınçla şekillendiğini, içeriden dışa doğru "şişirildiğini" söyleyebiliriz. İnsan bedenini dıştan içe doğru, alnın tersine çevrilmesiyle düşünürsek, uzuvları da dıştan içe doğru sıkıştırılmış gibi hayal edebiliriz — bu insan yaşamı açısından çok önemli bir noktadır. İçsel insanlığınızın, içeriden dışarıya doğru, özellikle alnınıza yöneldiğini hatırlayın. Eğer ellerinizin avuçlarına ve ayaklarınızın tabanlarına bakarsanız, burada da sürekli bir basınç olduğunu göreceksiniz; bu, alnınızın içine doğru olan basınçla aynı türdendir — yalnızca yönü terstir. Elinizin avucunu dış dünyaya açtığınızda ya da ayağınızı yere koyduğunuzda, avucunuzdan ya da ayağınızın tabanından içeriye doğru akan şey, alnınızın içine doğru akanla aynıdır. Bu son derece önemli bir gerçektir. Bu önemlidir çünkü bu sayede insanın ruhsal-bedensel yapısının gerçekte ne olduğunu görebiliriz. Ruh-bedenin, insanın içinden geçen bir akış olduğunu fark edebiliriz.
(3) Peki insan, ruh–beden açısından nedir? Bir nehrin aktığını ve sonra önüne bir engel konarak ters dalgalar oluşturduğunu hayal edin. Aynı şekilde, ruh–beden de insana çarpar ve onda kırılarak dalgalar oluşturur. Ruh–beden, insanın içinden serbestçe akmak ister; ancak insan onu engeller ve yavaşlatır. Ruh–beden insanda birikerek geriye doğru itilir. Ancak bu akış etkisi oldukça gariptir. Bu etkiyi, ruh–bedenin insanın içinden geçen bir akıntısı olarak tanımladım; peki bu fiziksel bedenle nasıl bir ilişki içindedir? Aslında bu akış, insanı sürekli olarak içine çeken bir şeydir.
(4) İnsanlar fiziksel dünyaya yönelmiştir, fakat ruh–beden onları sürekli olarak içine çekmeye çalışır. Bu nedenle bedenimizin dışı sürekli olarak soyulmakta ve dökülmektedir. Eğer ruh yeterince güçlü değilse, bazı parçaları (örneğin tırnakları) kesmek zorunda kalırız; çünkü ruh, onları dışarıdan emerek yok etmek ister. Ruh her şeyi yok etmek ister, ama beden onun bu yıkıcı etkisini yavaşlatır. İnsan, içinde ruh–bedenin bu yıkıcı gücü ile bedenin sürekli büyümesi arasında bir denge kurmak zorundadır. Göğüs ve karın bu akışın içine yerleştirilmiştir; bu bölgeler, ruh–bedenin yok edici etkisine karşı savaşır ve insanı maddeyle doldurur. Buradan, gövdeden dışarı uzanan uzuvların aslında insanın en ruhsal yönü olduğunu anlayabiliriz. Çünkü uzuvlarda madde oluşturma süreci en az düzeydedir. Göğüs ve karın bölgesinden uzuvlara gönderilen metabolik süreçler, uzuvları maddi hale getiren tek etkendir. Uzuvlarımız yüksek derecede ruhsaldır ve hareket ettikçe bedeni tüketirler. Beden, doğuştan gelen eğilimlerin gelişimine bağlıdır. Eğer uzuvlar yeterince ve uygun biçimde hareket etmezse, bedeni yeterince tüketemezler. Bu durumda gövde, kendisi açısından "şanslı" bir duruma gelir; çünkü uzuvlar onu yeterince tüketemez. Böylece geriye kalan bu maddeler fazladan madde oluşturmak için kullanılır. Bu maddi fazlalık, insanların doğuştan gelen eğilimlerini ve fiziksel varlıklarını etkiler; çünkü insanlar ruh–beden varlıkları olarak doğmuşlardır. Ancak insanların ihtiyaç duyduğu şey, aslında ihtiyaç duymadıkları bir şeyle, yani yalnızca dünyevi olan ve ruh–bedene yönelmeyen bir maddeyle (yağ) kaplanır. İnsanlar gittikçe daha fazla yağla dolarlar. Ancak bu yağ anormal bir şekilde depolandığında, ruh–bedenin içine doğru ilerleyen emici sürecine karşı çok fazla direnç gösterir. Bu durumda ruh–beden kafaya ulaşmakta zorlanır. Bu yüzden çocuklara çok fazla yağlı yiyecek verilmesi doğru değildir. Eğer verilirse, yağ ruh–bedeni engellediğinden, kafa ruh–bedenden ayrılır ve "boş" kalır. Bizim görevimiz, çocukların sosyal durumlarıyla bütünsel bir biçimde ilgilenerek onların çok fazla şişmanlamamalarını sağlamaktır. Daha ileri yaşlarda, şişmanlamaya yatkınlık birçok etkene bağlıdır. Ancak doğru beslenme ile, özellikle aşırı zayıf ya da kolayca şişmanlayan çocuklar değilse, çocukların fazla şişmanlaması önlenebilir.
(5) Bu tür şeylerin büyük anlamını yeterince takdir etmezsek, sorumsuz davranmış oluruz. Örneğin, bir çocuğun aşırı şişmanlamasına izin verdiğimizde, kozmik evrime müdahale etmiş oluruz. Kozmik evrim, insanları bir ruh–beden akışıyla doldurarak insanlara yönelik amacını ifade eder. Bir çocuğun şişmanlamasına izin vermekle, gerçekten kozmik evrime karşı gelmiş oluruz.
(6) Görüyorsunuz, insan kafasında çok ilginç bir şey olur: Ruh–beden birikerek, baraja çarpan su gibi geri sıçrar. Yani ruh–beden, tıpkı Mississippi Nehri'nin kum taşıması gibi maddeyi taşır ve bir engelle karşılaştığında, bu madde beyne geri püskürtülür ve üst üste binen dalgalar oluşur. Maddenin maddeye çarpması beyin içinde sürekli bir çözülme ve dağılmaya neden olur. Yaşamla hâlâ dolu olan madde, ruh tarafından itildiği şekilde geriye itilip parçalandığında, sinirler oluşur. Sinirler her zaman, ruh tarafından yaşamın içinden zorla geçirilen maddenin çözülmesi ve organizmada ölmesiyle ortaya çıkar. Bu nedenle canlı organizmadaki sinirler ölü maddedir: Yaşam yer değiştirir, içeride tıkanır ve madde parçalanarak dağılır. İşte böylece, insan bedeninde ölü maddeyle dolu kanallar — sinirler — oluşur. Ruh–beden bu yollar boyunca insanın içinde akabilir. Ruh–beden, insanda hızla sinir yolları boyunca akar çünkü dağılmakta olan maddeye ihtiyaç duyar. Ruh–beden, insanın yüzeyindeki maddeyi çözülmeye ve soyulmaya zorlar. Ruh–beden, yalnızca madde insanın içinde öldüğünde insanı doldurabilir. İnsanın içinde, ruh–beden, fiziksel olarak ölü sinir yollarına paralel olarak hareket eder.
(7) Bu şekilde, ruh–bedenin insanda nasıl işlediğini görebiliriz. Onun dışarıdan yaklaştığını — içine çeken ve tüketici bir etkinlik geliştirdiğini — görebiliriz. Onun içeriye girişini, engellenmesini, parçalanmasını ve maddeye ölümü getirdiğini gözlemleyebiliriz. Maddenin sinirlerde nasıl çözüldüğünü ve ruh–bedenin içeriden dışa doğru ilerleyerek kendine yollar hazırladığını da görebiliriz. Ruh–beden, yaşayan ve organik bir bütün olan şeyin içinden geçemez.
(8) Peki, organik olanı ve yaşamı olanı nasıl anlayabiliriz? Yaşayan bir şeyi, ruh–bedeni emen ve onun geçmesine izin vermeyen bir şey olarak düşünebilirsiniz. Ölü olanı, yani maddeyi, minerali ise ruh–bedenin içinden geçmesine izin veren bir şey olarak hayal edebilirsiniz. Bu anlayışla, yaşayan bedeni, iskeleti ve sinir sistemini ya da genelde mineralleşmiş maddeyi tanımlayabilirsiniz: Yaşayan ve canlı olan şey ruhsal olarak geçirimsizdir; fiziksel olarak ölü olan şey ise ruhsal olarak geçirgendir. Kan çok özel bir sıvıdır. Kan ile ruh arasındaki ilişki, opak bir madde ile ışık arasındaki ilişki gibidir. Kan ruhun geçmesine izin vermez; ruhu içinde tutar. Sinir maddesi de çok özel bir maddedir. Işığa karşı şeffaf olan cam gibidir. Nasıl cam ışığı geçiriyorsa, saf fiziksel madde — sinirler de dahil — ruhu geçirir.
(9) İşte burada, iki insan öğesi arasındaki farkı görürüz: biri mineral olan ve ruh için geçirgen olan; diğeri daha çok hayvansı, daha çok organik olarak canlı olan ve ruhu içinde tutarak onun biçimler oluşturmasına ve organizmayı şekillendirmesine neden olan.
(10) Bu fark, insanla çalışmak açısından çok önemlidir. Eğer insanlar fiziksel olarak çalışıyorsa, uzuvlarını hareket ettirirler. Bu, tamamen ruhun içine dalmış oldukları anlamına gelir. Bu, kişide birikmiş olan ruh değil, dışarıdaki ruhtur. Eğer odun kesiyorsanız ya da yürüyüşe çıkıyorsanız, kısacası uzuvlarınızı çalışmak için — ister işe yarar ister yaramaz olsun — kullanıyorsanız, her zaman ruh içinde yüzüyorsunuz demektir ve ruhla sürekli bağlantı halindesinizdir. Bu çok önemlidir. Şunu sormak da önemlidir: Peki ya zihinsel iş yaptığımızda, düşündüğümüzde ya da kitap okuduğumuzda ne olur? İşte o zaman, içimizde yaşayan ruh–bedenle bağlantı kurarız. Artık uzuvlarımızla ruhta yüzmeyiz; ruh–beden içimizde işler ve bedenimizin yaşamı içinde ifade bulur. İçimizdeki engel nedeniyle, madde sürekli olarak birikmeye başlar. Zihinsel işte bedenimiz fazlasıyla etkin olur; buna karşılık fiziksel çalışmada ruh fazlasıyla etkin olur. Ruh–bedenle çalışmak istiyorsak, bedenimizin iç süreçleriyle çalışmalıyız. Fiziksel çalışmada, içimizdeki ruh–beden en fazla düşüncelerimizi yönlendirmek veya hareketimizi organize etmek amacıyla katkıda bulunur. Ancak dışımızdaki ruh–beden gerçekten katılım gösterir. Fiziksel çalışmada her zaman kozmik ruhun içinde çalışırız. Fiziksel çalışırken kendimizi kozmik ruhla bağlarız. Fiziksel çalışma ruhsaldır; zihinsel çalışma insan bedenine ait bir işlevdir. Fiziksel çalışmanın ruhsal, zihinsel çalışmanın ise insanî bir etkinlik olduğunu kavramamız gerekir. Fiziksel olarak çalıştığımızda, ruh bizi sarar. Zihinsel çalıştığımızda, madde içimizde etkinleşir ve harekete geçer.
(11) Eğer çalışmayı — ister zihinsel ister fiziksel — dinlenmeyi ve yorulmayı kavrayarak düşünmek istiyorsak, bu söylediklerimizi bilmemiz gerekir. Bu anlayış olmadan, bilinçli bir şekilde çalışmayı, dinlenmeyi ya da yorulmayı değerlendiremeyiz. Bir an için çok fazla fiziksel iş yapan birini düşünün — fazla uzuv çalışması yapan birini. Bunun sonucu ne olur? Bu kişi ruhla fazlasıyla bağlantılı hale gelir. Fiziksel çalışırken sürekli ruhun içinde olur. Bu durumda ruh, kişide çok fazla güç kazanır — yani dışarıdan gelen ruh. Fiziksel olarak çok çalışırsak, kendimizi aşırı ölçüde ruhsallaştırırız. Kendimizi dışarıdan gelen ruhla ruhsallaştırırız. Bunun sonucu olarak, ruhla çok uzun süre birlikte kalmak zorunda kalırız — yani fazla uyumamız gerekir. Fiziksel olarak fazla çalışırsak, fazla uyumak zorunda kalırız. Ancak fazla uyumak, bedensel etkinliği (özellikle gövdeden gelen etkinliği, kafadan değil) aşırı ölçüde uyarır. Aşırı uyku, yaşam etkinliğini aşırı şekilde harekete geçirir; bu da ateşe, hararete yol açar. Çok uyursak, kanımız kaynar ve bu etkinlik dönüştürülemez hale gelir. Aşırı fiziksel çalışma, fazla uyuma isteği yaratır.
(12) Peki ya uyuşuk, sürekli uyumayı seven insanlar? Bu farklıdır; çünkü bu kişiler gerçekte çalışmayı bırakamayan insanlardır. Sürekli çalışmak zorundadırlar. Uyuşuk insanlar az çalıştıkları için değil, gün boyunca sürekli bacaklarını hareket ettirdikleri ve kollarıyla oynadıkları için uyurlar. Dışarıdan bakıldığında, bu insanlar bir şey yapıyordur ve çalışkan insanlardan bir farkları yok gibidir, ancak bunu herhangi bir amaç olmadan yaparlar. Çalışkan insanlar dış dünyaya yönelir ve etkinliklerini bir amaçla ilişkilendirirler. İşte fark budur. Uyuşuk insanların yaptığı gibi anlamsız hareketler, uykuyu, amaçlı etkinliklerden daha çekici hale getirir. Amaçlı etkinlikte yalnızca ruhta yüzmeyiz; aksine, bilinçli hareket ettiğimiz için ruhu yavaş yavaş içimize çekeriz. Elimizi bilinçli bir işe uzattığımızda, ruhla bağlantıya geçeriz ve bu nedenle, ruhun bizimle uykuda bilinçsizce çalışmasına daha az ihtiyaç duyarız, çünkü onunla bilinçli bir şekilde çalışmış oluruz. İnsanların yalnızca aktif olmaları önemli değildir — çünkü uyuşuk insanlar da aktiftir. Önemli olan, insanların ne ölçüde amaçlı bir şekilde aktif olduğudur. “Amaçlı etkinlik” — bu kelimeler, çocukları eğitmek isteyen bizlerin içini doldurmalıdır. İnsanlar ne zaman anlamsız şekilde aktiftir? Eğer yalnızca bedenin ihtiyaç duyduğu şekilde etkin oluyorlarsa. Çevredeki koşullara göre, yalnızca bedenin ihtiyaçlarına değil çevrenin taleplerine göre etkin oluyorlarsa, işte o zaman amaçlı etkinlik söz konusudur.
(13) Bu durumu çocuklarla birlikteyken göz önünde bulundurmalıyız. Bir yandan, eğer yalnızca bedenin ne tür hareketler yapması gerektiğini sorarsak, çocuğun fiziksel etkinliğini yalnızca bedensel olana, yani basit jimnastik hareketlerine doğru yönlendirmiş oluruz. Öte yandan, çocuğun dış hareketlerini amaçlı hareketlere, anlam taşıyan hareketlere yönlendirebiliriz — böylece çocuk yalnızca ruhta yüzmekle kalmaz, ruhu bir hedef olarak takip eder. O zaman fiziksel hareketleri euritmi yönünde geliştiririz. Çocukları ne kadar çok yalnızca jimnastik yaptırırsak, onları o kadar çok fazla uykuya ve şişmanlamaya yönlendiririz. İnsanlar ritim içinde yaşamalıdır; bedensel yönlere ne kadar çok salınım yaparsak, bunu ancak anlamlı hareketlerle — her hareketin bir ses taşıdığı ve anlam içerdiği euritmi gibi — dengeleyebiliriz. Beden eğitimi ile euritmi arasında geçiş yaptıkça, uyku ve uyanıklık ihtiyacını dengeleyebiliriz. Bu şekilde iradeyi kullanarak çocuğun yaşamındaki dengeyi sağlarız. Jimnastiği zamanla anlamsız bir şeye dönüştürmüş olmamız, yani yalnızca bedeni çalıştıran bir etkinliğe indirgememiz, materyalist çağın bir yan etkisidir. Onu bir spor düzeyine çıkarmak istememiz, hatta daha da anlamsızlaştırmamız — hareketleri daha da manasız hale getirmemiz — insanların sadece materyalist düşünceye değil, aynı zamanda hayvansı hislere indirilmesine yönelik bir arzuyu yansıtır. Aşırı spor etkinliği, uygulamada Darwinizm’dir. Teorik Darwinizm, insanların hayvanlardan türediğini ileri sürer. Spor ise pratik Darwinizm’dir, yani insanları tekrar hayvanlara dönüştürmeyi amaç edinmektir.
(14) Bu şeyleri açıkça dile getirmeliyiz, çünkü modern öğretmenler yalnızca kendilerine emanet edilen çocukların öğretmeni değil, aynı zamanda insanlık üzerinde sosyal bir etki yaratmakla da yükümlüdür. Aksi takdirde, insanları yavaş yavaş hayvanlaştıran şeyler sürekli ortaya çıkmaya devam eder. Bu, yanlış bir çilecilik değildir. Bu, gerçek ve nesnel kavrayışlardan doğan bir şeydir ve diğer tüm bilimsel bulgular kadar doğrudur.
(15) Peki ya zihinsel çalışmaların durumu nedir? Zihinsel çalışmalar, düşünmek, okumak ve benzeri etkinlikler daima bedensel etkinlik ve sürekli bir çözülme, yani organik maddenin ölümüyle birlikte gerçekleşir. Eğer çok fazla zihinsel çalışırsak, içimizde çözülmüş organik madde birikir. Günümüzü sürekli akademik faaliyetle geçirirsek, akşam olduğunda içimizde çok fazla çözülmüş madde bulunur. Bu da bizi etkiler; huzurlu uykumuzu bozar. Aşırı zihinsel çalışma, uykuyu bozar; tıpkı aşırı fiziksel çalışmanın uyuklamaya neden olması gibi. Ama eğer kendimizi zihinsel olarak çok zorlarsak, yani okuduğumuz şeyi düşünerek okumamız gerekirse (ki bu modern insanların pek hoşuna gitmez), o zaman uykumuz gelir. Ya da bir başka durumda, eğer bize zaten bildiklerimizi tekrar eden popüler konuşmacıları dinlemek yerine, gerçekten düşünerek takip etmemiz gereken, yeni şeyler söyleyen birini dinliyorsak — o zaman da uykumuz gelir. Konserlere ya da derslere yalnızca “toplumsal bir görev” gibi gittikleri için, dikkatli dinlemeye alışkın olmayan insanlar, ilk notada ya da ilk kelimede uyuyakalır. Genelde, gittikleri konser ya da derslerin tamamını bu yüzden uykuda geçirirler.
(16) Burada yine iki farklı yön görüyoruz. Nasıl anlamsız bir meşguliyet ile amaçlı dış etkinlik arasında bir fark varsa, mekanik düşünme etkinliği ile duyguyla birlikte yürüyen düşünme etkinliği arasında da fark vardır. Eğer zihinsel çalışmalarımıza ilgi ve dikkat katarsak, bu göğüs bölgesindeki yaşam etkinliklerini canlandırır ve sinirlerin fazla ölmesini engeller. Eğer yalnızca yüzeysel olarak okur ve okuduklarımızı ilgiyle içselleştirmezsek, içimizdeki maddelerin ölümünü desteklemiş oluruz. Oysa ilgimizi ve sıcaklığımızı işe katarak okursak, bu kan etkinliğini destekler ve maddeyi canlandırır; uykunun bozulmasını da engeller. Eğer bir sınav için ezber yapıyorsanız, çoğunlukla sizi ilgilendirmeyen şeyleri öğrenirsiniz. Sadece ilginizi çeken şeyleri öğrenseniz, bugünün koşullarında büyük olasılıkla sınavı geçemezsiniz. Bu yüzden sınavlara hazırlanmak uykunuzu bozar ve günlük hayatınızda düzensizlik yaratır. Bu noktaya özellikle çocuklarda dikkat etmeliyiz. Ve en doğru, en eğitsel yaklaşım, sınav öncesi sıkışık öğrenme dönemini tamamen ortadan kaldırmaktır — yani final sınavlarını tümüyle kaldırmaktır. Başka bir deyişle, okul yılının sonu, başı gibi olmalıdır. Kendimize şu soruyu sormalıyız: Madem çocuklar sürekli gözümüzün önünde, ne bilip ne bilmediklerini zaten biliyoruz; neden onları sınavla test edelim? Bu, elbette şu an için yalnızca bir idealdir ve genel olarak sizden ricam, bu konudaki isyankâr yönünüzü çok fazla dışa vurmamanızdır. Bugün için, modern kültüre yönelik eleştirilerinizi içinizde tutmalı ve ancak yavaş yavaş insanlara farklı düşünmeyi öğretme yönünde çalışmalısınız. Böylece toplum, şimdiki biçiminden farklı bir yapıya kavuşabilir.
(17) Her şeyin birbiriyle nasıl bağlantılı olduğunu düşünmelisiniz. Euritmi, anlamla dolu bir etkinliktir ve fiziksel çalışmanın ruhsallaştırılmasıdır. İlgi uyandıran eğitim, zihinsel çalışmayı adeta canlandırır ve ona kan sağlar.
(18) Dışsal tüm çalışmalara ruh, içsel ve zihinsel tüm çalışmalara ise yaşam kanı getirmeliyiz. Bu iki şeyi düşünürseniz, birincisinin öğretim ve toplumsal yaşam için, ikincisinin ise öğretim ve sağlık için ne kadar önemli olduğunu göreceksiniz.
Yorumlar
Yorum Gönder