Masal 13: Demir Hans

Dönem: Eylül 🍁

Grimm Masalları (Der Eisenhans)

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, ülkenin birinde bir kral yaşarmış. Kralın sarayının yanı başında koca bir orman varmış, içinde türlü türlü av hayvanları dolaşır dururmuş. Günlerden bir gün kral sarayın avcılarından birini yollayıp bir karaca vurmasını söylemiş. Ama avcı gidip dönmemiş. “Başına bir kaza gelmiş olmalı” demiş kral; ertesi gün birinci avcıyı arayıp bulmaları için iki avcı yollamış ormana, ama ne işse bunlar da dönüp gelmemişler. 

Kral bakmış olmayacak, üçüncü gün bütün avcılarını çağırtıp şöyle söylemiş: “Gidip şu ormanı karış karış arayın, sakın arkadaşlarınızı bulmadan dönmeyin!” Gelgelelim bu gidenlerden de ses seda çıkmamış; yanlarında götürdükleri köpeklerin de hiçbiri dönmemiş. O gün bugün ormana gitmeyi kimse göze alamamış. Orman derin bir sessizliğe ve yalnızlığa gömülmüş yatıyor, bazen bir kartalın ya da bir atmacanın üzerinde uçtuğu görülüyormuş.

Yıllar yılı sürüp gitmiş bu durum. Gel zaman git zaman, yabancı bir avcı krala gelerek yanında çalışmak istediğini bildirmiş, uğursuz sayılan ormana da gidebileceğini söylemiş. Ama kral ormana gitmesine razı gelmeyerek demiş ki: “Bu orman tekin değildir, korkarım öteki avcılarımın başına gelen senin de başına gelir, ormana girersin de bir daha çıkamazsın dışarı.” 

Avcı da şöyle cevap vermiş: “Yüce Kralım! Sorumluluğu üzerime alıyorum. Korku nedir bilmem ben.

O böyle deyince kral da izin vermiş. Avcı, köpeğini yanına alıp ormanın yolunu tutmuş. Ormanda köpek, çok geçmeden bir av hayvanının kokusunu alıp iz sürmeye başlamış. Ama daha birkaç adım atar atmaz derin bir su birikintisinin önüne gelip durmuş, ileri geçememiş, derken çıplak bir kol sudan çıktığı gibi hayvanı yakalamış ve çekip suyun içine almış. Bunu gören avcı hemen geriye dönerek yanına üç adam alıp gelmiş; adamlar, yanlarında getirdikleri kovalarla çukurun içindeki suyu boşaltmaya başlamışlar.

En sonunda bakmışlar ki, çukurun dibinde yabani bir adam uzanmış yatıyor, paslı demir gibi esmer bir vücudu var, saçı sakalı birbirine karışmış, yüzünden aşağı sarkan sakalları ta dizlerine kadar uzanıyor. Adamı iplerle sımsıkı bağlayıp doğru saraya götürmüşler; saraydakiler onu görünce gözlerine inanamamışlar. Kral, adamı demir bir kafese kapattırmış ve kim kafesin kapısını açarsa kellesinin uçurulacağını söylemiş. Kafesin anahtarını da kraliçeye emanet etmiş. Bunun üzerine, yine herkes hiç çekinmeden ormana gidip gelmeye başlamış.

Kralın da sekiz yaşında bir oğlu varmış. Bir gün sarayın avlusunda oynarken altın topu kafesi içine düşmesin mi! Oğlan, hemen kafesin yanına seğirtip adamdan topunun geri vermesini istemiş. Adam da: “Veririm ama, kafesin kapısını açarsan” demiş. Oğlan: “Açamam, çünkü kral babam yasakladı” diye cevap vermiş ve koşup oradan uzaklaşmış. Ertesi gün yine gelip adamdan topunu istemiş, adam da: “Kafesin kapısını aç, ondan sonra!” demiş; ama oğlan yine kapıyı açmaya yanaşmamış. Üçüncü gün kral atına binip ormanda avlanmaya gitmiş, oğlan da yeniden kalkıp adamın yanına varmış: “Sen kafesin kapısını aç diyorsun ama, istesem de açamam çünkü anahtar bende değil” demiş. 

Adam da “Anahtar annenin yatağında, yastığın altında duruyor, gidip getirebilirsin” diye cevap vermiş. Bir an önce topuna kavuşmak için can atan oğlan hiçbir şeyi umursamaksızın koşmuş, anahtarı alıp gelmiş. Güç bela açılmış kapı, ama oğlanın da parmakları araya sıkışıp incinmiş. Kapı açılır açılmaz adam kafesten çıkmış, oğlana altın topunu vererek koşup uzaklaşmış oradan. Ansızın oğlanın içine bir korku düşmüş, adamın arkasından seslenmiş: “Ne olur gitme, yoksa dayak yerim.” Adam da bunun üzerine dönmüş, oğlanı kaldırıp boynuna oturtmuş, koşa koşa ormana gelmiş.

Kral saraya dönünce koş kafesi görerek kraliçeye: “Ne oldu?” diye sormuş. Ama hiçbir şeyden haberi yokmuş kraliçenin; gidip anahtara bakmış, anahtarın yerinde yeller esiyormuş. Oğlana seslenmiş, ama cevap veren çıkmamış. Belki oğlu yazıda yabanda kaybolmuştur diye düşünen kral adamlar yollamış; adamlar sağa bakmışlar, sola bakmışlar, çocuğu bir türlü bulamamışlar. Bunun üzerine kral olup biteni anlamakta güçlük çekmemiş, saray yasa gömülmüş, kimsenin ağzını bıçak açmamış.

Yabani adama gelince, kapkaranlık ormana varır varmaz oğlanı omuzlarından indirmiş ve ona demiş ki: “Anneni ve babanı bir daha göremeyeceksin. Ama ben, yanımdan ayırmayacağım seni, çünkü beni kurtardın, sana acıyorum. Dediklerimin hepsini yaparsan, yanımda rahat edersin. Bendeki altın ve hazineler dünyada kimsede yoktur.” Sonra yosunlardan bir yatak yapmış oğlana, oğlan da yatmış uyumuş. Ertesi sabah adam oğlanı alarak bir pınara götürmüş ve demiş ki: “Görüyor musun şu altın pınarı? Billur gibi berrak ve duru. Sen bu pınarın başında oturacak, gözlerini dört açıp suya dışarıdan bir şey düşmemesine bakacaksın, yoksa su pislenmiş olur. Her akşam gelip bakacağım, dediğimi yapıyor musun, yapmıyor musun?” Oğlan da pınarın başına oturup beklemeye başlamış. Suda bazen bir balık ilişiyormuş gözüne; bazen de altın bir yılan görüyor, dışarıdan hiçbir şeyin suya düşmemesine dikkat ediyormuş.

Oracıkta öyle otururken, bir ara incinen parmağı fena halde sızlamaya başlamış, oğlan da boş bulunup suya sokmuş parmağını. Hemen yine çekmiş geriye çekmesine ama, parmağının baştan başa altınla kaplandığını görmüş; o kadar uğraşmış yine parmağından silip atamamış altını, ne yaptıysa başaramamış. Akşam olunca Demir Hans dönüp gelmiş, oğlana bakıp sormuş: “Bu pınarda ne oldu söyle bakayım?” 

Oğlan da: “Hiç, hiçbir şey olmadı!” demiş ve adam görmesin diye parmağını arkasında gizlemiş. Ama adam demiş ki: “Sen parmağını suya sokmuşsun. Bu defalık neyse. Ama sakın bir daha böyle bir şey yapayım deme, suyun içine hiçbir şey girmesin!

Ertesin gün sabahın köründe oğlan yine pınarın başına geçip oturmuş, içine bir şey düşmesin diye göz kulak oluyormuş. Bir ara parmağı tekrar sızlamaya başlamış, o da parmağını başında gezdirmiş. Aksilik bu ya, saçından bir tel pınarın içine düşmesin mi! Çarçabuk yine uzanıp almış sudan; almış ama saç teli baştan aşağı altınla kaplanmışmış. Akşam Demir Hans gelmiş, hemen sezmiş olup biteni. “Pınara bir saç teli düşürmüşsün” demiş. “Neyse, bu defa da affediyorum. Ama aynı şey üçüncü defa tekrarlanırsa, pınarın suyu pislenmiş olur, sen de artık benim yanımda kalamazsın.

Oğlan, üçüncü gün de pınarın başına oturup nöbet tutmaya başlamış. Parmağı ne kadar ağrısa, sızlasa da hiç oynatmıyormuş. Ama zamanla sıkılmış, suda kendi hayalini seyretmeye koyulmuş. Gözlerinin içine daha iyi bakabilmek için yavaş yavaş daha çok eğilmiş pınarın yüzüne, sonunda uzun saçları omuzlarından dökülüp suya girmiş. Bunu görünce hemen doğrulup kalkmış ayağı, ama saçları olduğu gibi altına batmış, güneş gibi parıldamaya başlamış. Zavallı oğlanın ne kadar korktuğunu siz düşünün artık! Hiç vakit geçirmeden cebinden mendili çıkarmış, adam saçlarını görmesin diye başına dolamış. Derken adam gelmiş, olup biteni o saat sezmiş tabii; ağlana demiş ki: “Başından çöz o mendili!” Oğlan da mendili çözer çözmez altın saçları meydana çıkmış, ne kadar af dilediyse para etmemiş. Adam: “Sınavı başaramadın, daha fazla benim yanımda kalamazsın” demiş. 

Çık gurbete, gez dolaş, yoksulluk nedir anla! Ama kötü bir çocuk değilsin, iyiliğini istediğim için bir şans tanıyacağım: Başın dara düştü mü, doru çık gel ormana, Demir Hans diye seslen, ben o zaman durmaz gelir, senin yardımına koşarım. Benim gücüm kuvvetim büyük, senin sandığından da büyüktür; altın ve gümüş dersen, bende tonla.

Küçük prens de ormandan çıkıp düşmüş yola; az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, en sonunda büyük bir kente gelmiş. İş aramış, iş nerede! Bir sanat, bir meslek öğrenmemiş ki, çalışıp karnını doyurabilsin. Derken saraya varıp iş istemiş. Ama saraydakiler ona hangi işi verebileceklerini bilememiş, ancak kendisinden de hoşlandıkları için onu eli boş yollamayıp sarayda alıkoymuşlar. Sonunda aşçıbaşı yanına almış oğlanı, mutfağa odun ve su taşımak, yerdeki külleri süpürüp ortalığı temiz tutmakla görevlendirmiş. Bir gün yemekleri alıp kralın sofrasına götürecek kimse yokmuş ortada, aşçıbaşı da: “Haydi yemekleri bu kez sen götürüver” demiş oğlana. Ama oğlan başındaki altın saçların görülmesini istemediği için kralın huzuruna başındaki şapkasını çıkarmadan girmiş. Kral da böyle bir şeyle hiç karşılaşmamışmış şimdiye kadar, oğlana demiş ki: “Kralın yanına gelirken şapkanı çıkarman gerektiğini bilmiyor musun?” Oğlan da şöyle cevap vermiş: “Sormayın, Yüce Kralım! Başım kel, onun için şapkamı çıkaramıyorum.” Bunun üzerine, Kral aşçıbaşını çağırtmış, “Böyle bir oğlanı nasıl yananda çalıştırıyorsun” diyerek paylamış kendisini, onu şimdiden tezi yok saraydan kapı dışarı etmesini söylemiş. Gelgelelim, oğlana acıyan aşçıbaşı onu saraydan kovmamış da bahçıvan yamağının yerine geçirmiş, bahçıvan yamağını da kendi yanına almış.

Derken küçük prens bahçede çalışmaya, ekip dikme, sulama, kazıp çapalama, çukur açma gibi işleri yapmaya koyulmuş, yağmur, rüzgâr dememiş çalışmış. Bir ara, yaz günüymüş, hava da pek sıcakmış, biraz serinlemek için şapkasını başından çıkarmış. Ama güneş saçlarına vurunca saçları ışıl ışıl parıldamaya başlamış, altın saçların parıltısı prensesin yatak odasının penceresinden içeri vurmuş, prenses de bu parıltı nereden geliyor diye merak edip fırlamış yatağından. Bahçede çalışan oğlanı görüp seslenmiş: “Hey delikanlı! Bana bir demet çiçek getir bakayım!” Küçük prens çarçabuk şapkasını geçirmiş başına, yabani kır çiçeklerinden bir demet yapıp prensese götürmüş. Merdivenlerden çıkarken bahçıvanla karşılaşmış. 

Bahçıvan: “Böyle bayağı kır çiçeklerinden yapılmış bir demeti prensese götürmeye nasıl cesaret edersin!” diyerek çıkışmış oğlana. 

“Haydi çabuk git de seyrek rastlanır güzel çiçeklerden bir demet yap getir!” demiş. 

Küçük prens de, “Hayır, bu yabani çiçekler daha bir burcu burcu kokar, prenses daha çok beğenecektir bu çiçekleri!” diye cevap vermiş. Oğlan odaya girince prenses demiş ki: “Çıkar şu şapkanı başından! Şapkayla karşımda dikilmenin yakışık almayacağın bilmiyor musun?” Oğlan da yine önceki gibi cevap vermiş: “Çıkaramam prensesim, başım kel de!” Ama prensesin kendisi eline uzattığı gibi şapkayı oğlanın başından çekip almış. Oğlanın altın saçları da birden omuzlarından aşağı dökülüvermiş, görülecek manzaraymış doğrusu!

Oğlan hemen odadan çıkıp gitmeye davranmışsa da prenses koluna yapışıp bir avuç altın tutuşturmuş eline. Oğlan da altınlarla uzaklaşmış; ama altınları önemsediği yokmuş, götürüp hepsini bahçıvana vermiş: “Çocuklarına hediyem olsun, oynarlar bu altınlarla” demiş.

Ertesi gün prenses tekrar pencereden oğlana seslenip yine bir demet kır çiçeği istemiş. Oğlan çiçeklerle odaya girdiğinde, prenses hemen şapkasına uzanmış, çıkarmak istemiş onu, ama olan iki eliyle sımsıkı tutmuş şapkasını, bırakmamış. Prenses, yine bir avuç altın vererek uğurlamış oğlanı; ama oğlan, altınları bu kez de çocukları oynasın diye bahçıvana vermiş. Üçüncü günde yine aynı şey tekrarlanmış; prenses şapkasını başından çıkarmamış oğlanın, oğlan da prensesin altınlarını umursamamış.

Aradan çok geçmeden savaş çıkmış. Kral askerlerini toplamış. Büyük bir orduyla üzerine yürüyen pek güçlü düşmana karşı koyup koyamayacağını bilemiyormuş. Derken bahçıvan yamağı küçük prens demiş ki: “Ben artık büyüdüm, bana da bir at verin, savaşa katılayım!” Ötekiler gülüp şöyle söylemişler: “Biz gidelim de sen kendine bir at bulursun. Merak etme, ahırda bir at bırakırız senin için.

Onlar çekip gittikten sonra oğlan ahıra yollanmış ve kendisine bıraktıkları atı alıp çıkarmış dışarı. Atın bir ayağı sakatmış, topallaya topallaya gidiyormuş. Ama oğlan, yine üzerine binip doğru o karanlık ormanın yolunu tutmuş. Ormana gelince üç defa Demir Hans diye bağırmış; o kadar hızlı bağırmış ki, ses ağaçlar arasında yankılanıp durmuş. Hemen adam çıkıp gelerek sormuş oğlana: “Ne istiyorsun?

“Yavuz bir at istiyorum, savaşa katılacağım!”

Adam: “Dileğine, hatta daha da fazlasına kavuşacaksın!” deyip yine ormana dalmış; çok geçmeden, yanında bir at ve bir seyis, çıkıp gelmiş; at, yerinde duramıyor burun kanatlarından hızlı hızlı soluyormuş, zapt edilecek gibi değilmiş. Ardından da bir alay asker görünmüş, hepsi de zırhlarına bürünmüşmüş, kılıçları güneşte yanıp sönüyormuş. Oğlan, altındaki üç ayaklı beygiri seyise verip seyisin getirdiği ata atlamış, düşmüş askerlerin önüne. Savaş alanına yaklaştığında bakmış ki, kralın askerlerinden büyük bir bölümü ölmüş, kalanlar da neredeyse savaş alanından kaçıp gidecekmiş. Oğlan zırhlı askerleriyle dolu dizgin yetişmiş, bir kasırga gibi düşmanın üzerine atılmış, karşı koymaya çalışan düşman askerlerinin tümünü kılıçtan geçirmiş. Düşman kaçmaya davranmış ama, oğlan bırakır mı? Düşmüş peşlerine geride bir tek düşman askeri kalmayıncaya kadar dövüşmüş. Ama savaştan sonra kralın yanına dönmeyip askerlerini dolambaçlı yollardan ormana götürmüş ve yine “Demir Hans!” diye seslenmiş. Demir Hans çıkıp gelerek: “Ne istiyorsun?” diye sormuş. Oğlan da: “Al şu atını ve askerlerini de bana üç ayaklı atımı ver!” demiş. Dileği hemen yerine gelmeyen, oğlan, üç ayaklı atına binip sarayın yolunu tutmuş.

Kral savaştan döndüğünde, kızı babasını karşılayıp kazandığı zaferden dolayı kendisini kutlamış. Kral da: “Zaferi ben değil, yabancı bir şövalye kazandı, bir alay askerle imdadıma yetişti!” diye cevap vermiş. 

Prenses, bunun nasıl bir şövalye olduğu öğrenmek istemiş; ama kralın kendisi de bu konuda bir şey bilmiyormuş, demiş ki: “Şövalye peşine düştü, kovaladı düşmanı, ondan sonra da bir daha kendisini görmedim.” Bunun üzerine prenses, bahçıvana gidip yamağının nereden olduğunu sormuş; bahçıvan da gülerek: “Az önce üç ayaklı atıyla saraya döndü, öteki askerler kendisiyle gülüp eğlendiler, İşte bizim üç ayaklı kahraman geliyor” diye bağırdılar. Sonra yamağa sordular: “Biz savaşırken sen hangi çalılığın arkasından yatıp uyudun ha?” 

Yamak da şöyle cevap verdi: “Ben üzerime düşeni yaptım; ben olmasaydım işin sonu kötüye varırdı.” O böyle deyince askerler kendisini daha çok alaya aldılar.

Kral, bir ara kızına dönüp demiş ki: “Ben bir şenlik düzenleteceğim, üç gün üç gece sürecek; sen de altın bir elma alıp ortaya atarsın, belki o yabancı şövalye yine çıkar meydana.” Şenliğin yapılacağı halka duyurulur duyurulmaz, oğlan doğru ormana koşup Demir Hansı çağırmış. “Ne istiyorsun?” diye sormuş Demir Hans. Oğlan da: “Yardım et, prensesin atacağı altın elmayı ben yakalayayım” demiş. Demir Hans da: “Elmayı şimdiden ele geçirdin say” demiş ve şöyle sürdürmüş konuşmasını: “Al bir ata binecek, kırmızı bir zırh kuşanacaksın!

Derken şenliğin yapılacağı gün gelip çatmış; oğlan da al bir atın üzerinde dolu dizgin gelip oradaki şövalyelerin arasına karışmış, hiç kimse de kendisini tanıyamamış. Prenses öne çıkarak şövalyelerin arasına altın bir elma fırlatmış, ama oğlandan başka yalayan çıkmamış elmayı ve elmayla doludizgin oradan uzaklaşmış. Ertesi gün Demir Hans, kuşanması için beyaz bir zırh, binmesi için de bir kır at vermiş oğlana. Prensesin attığı elmayı bu defa da ondan başkası yakalayamamış, ama elmayı ele geçirir geçirmez hiç vakit kaybetmeden dolu dizgin yine uzaklaşmış oradan. Bunun üzerine kral içerlemiş ve demiş ki: “Olacak şey mi bu? Önce benim huzuruma gelip adını sanını söylemesi gerekirdi.” Elmayı kapıp giden şövalye bir daha gelir de aynı şeyi yaparsa, peşine düşüp geri çevirmelerini, güzellikle gelmedi mi, üzerine saldırıp kılıçtan geçirmelerini emretmiş adamlarına. Üçüncü gün Demir Hans, oğlana kuşanması için siyah bir zırh, binmesi için yağız bir at vermiş. Bu kez de elmayı yakalayan oğlan, dönüp dolu dizgin şenlik yerinden uzaklaşmaya başlayınca, kralın adamları peşine düşmüşler; içlerinden bir oğlana o kadar yaklaşmış ki, kılıcının ucuyla bacağından yaralamış onu. Ne var ki, oğlan yine de ellerinden kurtulmuş. Kurtulmuş ama, altındaki at o kadar hızlı koşuyormuş ki, başındaki miğfer yere yuvarlanmış, arkasından gelenler de oğlanının altın saçlarını görmüşler ve geriye dönerek krala olup biteni bir bir anlatmışlar.

Ertesi gün prenses, bahçıvana genç yamağını sormuş. Bahçıvan da şöyle cevap vermiş: “Bahçede çalışıyor. Acayip bir oğlan; şenliği de kaçırmadı ve ancak dün akşam dönüp geldi, benim çocuklara üç altın elma gösterdi, bunları güya şenlikte kazanmış.” Bahçıvanın bu sözleri üzerine kral oğlanı huzuruna çağırtmış; oğlan da çıkıp gelmiş, şapkası yine başındaymış. Ama prenses hemen oğlana doğru yürümüş şapkasını alıp çıkarmış başında, oğlanın altın saçları da omuzlarına dökülmüş. Bir de yakışıklıymış ki, herkesin ağzı açık kalmış. “Her gün bir başka renkte zırh ve atla şenliğe gelip üç altın elmayı yakalayan şövalye sen misin?” diye sormuş kral. Oğlan da: “Evet” diye cevap vermiş. “İşte elmalar!” deyip elmaları cebinden çıkardığı gibi krala uzatmış. “Başka delil istiyorsanız, peşime düşen adamlarınızın bacağımda açtığı yarayı da gösterebilirim. Ayrıca ben, savaşta sizin zafer kazanmanıza yardım eden şövalyeyim” diye eklemiş.

“Bu gibi işlerin üstesinden gelecek biri olduğuna göre, aslında bahçıvan yamağı değilsin sen. Söyle, baban kim?”

“Güçlü bir kraldır babam, benim de dilediğim kadar altınım vardır.”

“Belli. Sana teşekkür borçluyum. Senin için bir şey yapabilir miyim?”

Evet” diye cevap vermiş oğlan da. “Kızınızı bana verin!”

Bunun üzerine prenses gülümseyerek demiş ki: “Kestirmeden gidiyor senin ki! Ama daha altın saçlarını gördüğüm zaman bahçıvan yamağı olmadığını anlamıştım.” Sonra gidip öpmüş prensi. Nikâh töreniyle düğün şenliklerine oğlanın annesiyle babası da gelmiş, sevinçlerinden uçuyorlarmış; çünkü sevgili oğulcuklarını bir daha görmekten umutlarını kesmişlermiş. 

Tam düğün sofrasına oturmuş yerler içerlerken, ansızın müzik susup kapılar açılmış, yanında bir yığın adamıyla heybetli bir kral girmiş içeri. Doğru oğlandan yana yürüyerek onu kucaklamış ve demiş ki: “Ben Demir Hans’ım; büyülenmiş yabani bir adam kılığına sokulmuştum, ama sen kurtardın beni; bütün hazinelerimi sana bağışlıyorum.” 

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Dünyanın merkezi: Gürcistan

Sarıyer'de bir Waldorf ilkokul girişimi - 3.sınıfa doğru

Nature of Colours/Renklerin Doğası (Study group)